Dikkat!

Arkadaşlar merhaba sitemiz çalışma aşamasındadır güncellemeler devam etmektedir

Bilgi Butonu
Kategoriler
İstatistik
+0  
Toplam içerik: 39
+0  
Yorumlar: 0
+0  
Üyeler: 4

Kullanıcı İstatistikleri :
Yönetici Sayımız: 2
Moderatör Sayımız: 0
Editör Sayımız: 0
Dernek Üye Sayımız: 0
Üye Sayımız: 1

Detaylı İstatistik :
Bugün : 0 kişi üye oldu.
Dün : 0 kişi üye oldu.
Bu Hafta : 0 kişi üye oldu.
Bu Ay : 0 kişi üye oldu.
Yorumlar
Bilgi
«    Mayıs 2019    »
PtSaÇaPrCuCtPz
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 
Web Sitemizi Beğendiniz mi?

Etikete Göre Ara

İMANIN TANIMI ve KAPSAMI



A) İMANIN TANIMI ve KAPSAMI
İman sözlükte, "bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak,
söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine gü-
ven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve
yürekten inanmak" anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber'i, Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak
bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği
şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden
inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın
değişmeyen aslî unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur.
Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez.
İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin
gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin
bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı,
kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren âyet ve hadislerden
bazıları şunlardır:
"Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden
ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin..." (el-Mâide
5/41).
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar..." (elEn‘âm
6/125). 
AKAİD 69
"Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra
da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu
cehennemden çıkarın diyecektir" (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir.
Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz.
Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü
sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için
kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en
belirgin örneği şu olaydır:
Sahâbîlerden Ammâr b. Yâsir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve
ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle
müslüman olmadığını, Hz. Muhammed 'in  sallallahüaleyhivessellem dininden çıktığını söylemiş, bu
olay hakkında âyet-i kerîme inerek, Ammâr'ın mümin bir kimse olduğu
belirtilmiştir: "Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan kimse hariç,
kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim kalbini kâfirliğe açarsa,
işte Allah'ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır" (en-Nahl
16/106).


İmanın aslî unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu
insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması,
o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tâbi tutulması
gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile
ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, âdeta onun dünyevî şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği,
ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin
olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse
mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla
evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekât ve öşür gibi dinî vergilerle yü-
kümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir.
Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü
bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz sallallahüaleyhivessellem şu hadisleriyle
dile getirmişlerdir:
"Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah'tan
başka ilah yoktur. Muhammed sallallahüaleyhivessellem O'nun elçisidir diyen kimse cehennemden
çıkar" (Buhârî, “Îmân”, 33; Tirmizî, “Cehennem”, 9; İbn Mâce, “Zühd”, 37). 
70 İLMİHAL
"İnsanlar Allah'tan başka İLAH yoktur. Muhammed sallallahüaleyhivessellem O'nun elçisidir deyinceye
kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse
can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan
cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir" (Buhârî,
“Cihâd”, 102; Müslim, “Îmân”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 104).
Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için genellikle iman, "Kalp ile tasdik
ve dil ile ikrardır" şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak,
kalbi ile inanmadığı halde inandım diyenin mümin olmasını gerektirmez.
Bu konuda bir âyet-i kerîmede, "İnsanlardan bazıları da vardır ki,
inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler" (el-Bakara 2/8)
buyurulmuştur.
Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi –kalpteki
inanç ve ikrarı bilinemediği için– dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat
imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için âhirette kâfir olarak işlem görecek
ve cehennemde ebedî kalacaktır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa
olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da, bu asıl ve gerçeğin tanınmasını
sağlayan bir şarttır.
B) İCMÂLÎ ve TAFSÎLÎ İMAN
İman, inanılacak hususlar açısından icmâlî ve tafsîlî iman olmak üzere
ikiye ayrılır.
a) İcmâlî İman
İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve
en kısa şekli olan icmâlî iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir.
Tevhid kelimesi: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah (Allah'tan
başka hiçbir ilah yoktur. Muhammed sallallahüaleyhivessellem O'nun elçisidir) cümlesidir. Şehadet kelimesi
de: Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abdühû ve resûlüh (Ben Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed'in sallallahüaleyhivessellem
O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanır ve tanıklık ederim) ifadesidir.
İmanın ilk derecesi ve İslâm'ın ilk temel direği budur. Gerçekte Allah'ı
yegâne ilah tanıyan, Hz. Muhammed'i sallallahüaleyhivessellem O'nun peygamberi olarak kabullenen
kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimiz’in getirdiği dini de toptan
kabullenmiş demektir. Çünkü diğer iman esasları bize Hz. Peygamber aracı-
AKAİD 71
lığıyla bildirilmiştir. Öyleyse Allah elçisini tasdik etmek, getirdiği hükümleri
de tasdik etmek demektir. İnanılacak şeyler ayrı ayrı söylenmediğinden dolayı
bu imana icmâlî (toptan) iman denmektedir. Mümin sayılabilmek için,
icmâlî iman yeterli olmakla birlikte, İslâm'ın diğer hükümlerini ve inanılması
gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur.
b) Tafsîlî İman
İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya
tafsîlî iman denilir. Tafsîlî iman üç derecede incelenir:
Birinci derece, Allah'a, Hz. Muhammed'in sallallahüaleyhivessellem Allah'ın peygamberi olduğuna
ve âhiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmâlî imana göre daha geniştir.
Çünkü burada âhirete iman da yer almaktadır.
İkinci derece, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret
gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve
azabın varlığına, kazâ ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsîlî imanın ikinci
derecesi amentüde ifade edilen prensiplerdir.
Üçüncü derece, Hz. Muhammed'in sallallahüaleyhivessellem  Allah katından getirdiği, bize kadar
da tevâtür yoluyla ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir.
Bir başka ifadeyle, mânası apaçık (muhkem) âyet ve mütevâtir hadislerle
sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Resulü'nün bildirdiği ve
emir buyurduklarını da içine alacak şekilde bütün ayrıntıları ile inanmaktır.
Bu durumda namaz, oruç, hac ve diğer farzları, helâl ve haram olan davranışları
öğrenip bütün bunların farz, helâl ve haram olduklarını yürekten
tasdik etmek tafsîlî imanın üçüncü derecesini oluşturur.
Müslüman olmayan bir kimse, icmâlî iman ile İslâm'a girmiş olur. Bu iman
üzere ölürse neticede cennete girer. Fakat tafsîlî iman ile müslümanın imanı
yücelir, olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir insanın, Allah'ı ve O'ndan
geleni gönülden tasdik ettikten sonra, Hz. Peygamber'in açıkladığı buyruk ve
yasakları bütünüyle, farzı farz, haramı haram bilerek öğrenmesi, kabullenmesi
ve uygulaması gerekir. Tafsîlî imanın üçüncü derecesi, zarûrât-ı diniyye denilen
ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muâmelât ve ahlâk hükümlerine
inanmayı içermektedir.
C) TAKLÎDÎ ve TAHKÎKÎ İMAN
Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve
âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu 
72 İLMİHAL
olarak gözüken imana taklîdî iman denilir. Ehl-i sünnet bilginlerinin çoğuna
göre bu tür iman geçerli olmakla beraber, kişi imanı aklî ve dinî delillerle
güçlendirmediğinden dolayı sorumludur. Taklîdî iman, inkârcı ve sapık kimselerin
ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Bunun için imanı, dinî
ve aklî delillerle güçlendirmek gerekir. Çünkü deliller, ileri sürülecek şüphe
ve itirazlara karşı imanı korur. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya
dayalı imana ise tahkîkî iman denir. Aslolan her müslümanın tahkîkî imana
sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır.
D) İMAN ile AMEL ARASINDAKİ BAĞ
Amel, iradeye dayalı iş, davranış ve eylem demektir. Esasen tasdik ve
ikrar da birer ameldir. Ancak amel deyince daha çok kalp ve dil dışında kalan
organların ameli anlaşılmaktadır. Bu durumda iman ile amel birbirinden
ayrı şeyler olmasına, amelin imanın bir parçası olmamasına rağmen, her
ikisi arasında çok sıkı bir bağ ve ilişki bulunmaktadır.
a) Amel İmanın Ayrılmaz Parçası Değildir
Ehl-i sünnet bilginlerine göre amel, imanın parçası, rüknü ve olmazsa
olmaz unsuru değildir. Bu sebeple bütün dinî esasları kalpten benimsemiş
fakat çeşitli sebeplerle buyrukları yerine getirmemiş veya yasakları çiğnemiş
olan kimse, işlediği günahı helâl saymadığı müddetçe mümin sayılır. Çünkü:
a) Kur'ân-ı Kerîm'de "İman edenler ve sâlih amel işleyenler..." diye baş-
layan pek çok âyet vardır (el-Bakara 2/277; Yûnus 10/9; Hûd 11/23). Bu
âyetlerde iman edenlerle sâlih amel işleyenler ayrı ayrı zikredilmiştir. Eğer
amel imanın bir parçası olsaydı, "iman edenler" denildikten sonra bir de
"sâlih amel işleyenler" denmesine gerek olmazdı.
b) Bazı âyetlerde iman, amelin geçerli olabilmesi için şart kılınmıştır.
Meselâ: "Her kim mümin olarak iyi işler yaparsa, artık o, ne zulümden ne de
hakkının çiğnenmesinden korkar" (Tâhâ 20/112) buyurulmuştur. Eğer iman
ile amel aynı şey veya amel imanın parçası olsaydı, o zaman ayrı ayrı zikredilmezdi
ve iman, amelin geçerli olmasının şartı sayılmazdı.
c) Bazı âyetlerde de büyük günahın imanla birlikte bulunabileceği ifade
edilmiştir. Bunlardan birinde: "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuru-
şurlarsa aralarını düzeltin..." (el-Hucurât 49/9; ayrıca bk. el-Bakara 2/178; etTahrîm
66/8) denilmiş, büyük günah sayılan öldürme fiilini işleyerek ameli
terkeden kişilerden "müminler" diye söz edilmiştir. 
AKAİD 73
d) Peygamber Efendimiz döneminden itibaren büyük din bilginleri, kalbinde
imanı bulunduğu ve bunu diliyle söylediği halde dinin emrettiği amelleri
işlemeyen veya bazı yasakları çiğneyen kimseleri –yaptıklarını helâl ve
meşrû görmedikleri sürece– mümin saymışlar, ancak bu kimselerin günahkâr
mümin olduklarını ifade etmişlerdir. Bu, Ehl-i sünnet âlimlerinin ortak
görüşüdür.
b) Amelin Gerekliliği ve İmanla Olan İlgisi
Amel ile iman arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur'ân-ı Kerîm'in bir-
çok âyetinde iman ile sahih amel yan yana zikredilmiş, müminlerin sâlih
amelleri işleyerek maddî-mânevî gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir.
Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan
iman meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden
parlaması, giderek gücünü artırması sâlih amellerle mümkün olabilir.
Ayrıca imanın olgunluğuna ermek, imanı üstün bir dereceye getirmek ve
böyle iman sahiplerine Allah'ın vaad ettiği sonsuz nimetlere kavuşmak için
de amel gereklidir. İnsan sadece inanılması gerekli şeyleri tasdik eder, ameli
umursamayan bir tavır sergileyip yasakları çiğnerse, dine, Allah'a ve Peygamber’ine
olan bağlılığı yavaş yavaş azalır, günün birinde kalbindeki iman
ışığı da sönüp gider. O halde amelin hem imanı güçlendirmede üstlendiği rol,
hem de müminin cehennem azabından kurtularak nimetlere ulaşmasına
aracı olması ve Rabbine karşı kulluk görevini gerçek anlamda yerine getirmesi
bakımından önemi çok büyüktür.
E) İMANIN ARTMASI ve EKSİLMESİ
İman, inanılması gereken hususlar (iman esasları) açısından artmaz ve
eksilmez. Bir kimse iman esaslarının hepsini kabul edip de, bir veya bir ka-
çına inanmasa meselâ meleklere inanmasa veya namazın farz yahut adam
öldürmenin haram oluşunu inkâr etse, iman etmiş sayılmaz. Bu durumda
iman gerçekleşmediğinden artması ve eksilmesi söz konusu olamaz. Herkes
aynı hususlara iman etmekle yükümlüdür. İnanılacak esaslar konusunda
bilginle cahil, peygamber olan ve olmayan, kadınla erkek arasında hiçbir
fark yoktur.
İman, güçlü veya zayıf olma açısından farklılık gösterir. Kiminin imanı
kuvvetli kiminin zayıftır. Kiminin imanı tam anlamıyla içine sinmiş, kimininki
yüzeysel kalmıştır. Kimininki işitme ve düşünmeye bağlı bilgi ve inanç
seviyesinde, kimininki görmeye dayalı bilgi ve inanç seviyesinde, kimininki 
74 İLMİHAL
de yaşamaya, gönülden duymaya ve iç tecrübeye dayalı bilgi ve inanç seviyesindedir.
İmanda bu çeşit bir farklılığın bulunduğuna âyet ve hadislerde de
işaret edilir. İbrâhim (a.s.) ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini Allah'tan istemiş,
âyette buyurulduğu gibi yüce Allah'ın "inanmadın mı?" sorusuna
"(gözümle de görerek) kalbim tam yatışsın diye" (el-Bakara 2/260) cevabını
vermiştir. Böylece onun Allah'ın ölüleri nasıl dirilttiğini gördükten sonraki
imanının önceki imanından daha güçlü olduğu belirtilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'deki "İman etmiş olanlara gelince (her inen sûre) daima
onların imanını artırmıştır" (et-Tevbe 9/124); "O, müminlerin yüreklerine
imanlarını katmerli bir imanla artırmaları için mânevî kuvvet indirendir" (elFetih
48/4); "Müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri
titrer. Allah'ın âyetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanını artı-
rır" (el-Enfâl 8/2) anlamındaki âyetler ile bu konudaki hadisler, imanın kuvvet,
kalbin derinliklerine nüfuz yönüyle farklı seviyelerde olabileceğini, nitelik
yönüyle artma ve eksilme gösterebileceğini ifade etmektedir.
F) İMANIN GEÇERLİ OLMASININ ŞARTLARI
İmanın geçerli olabilmesi ve sahibini âhirette ebedî kurtuluşa erdirebilmesi
için şu şartları taşıması gerekir:
1. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, baskı, tehdit
veya dünya hayatından ümit kesme (ye's) durumunda gerçekleşmemiş bulunması
gerekir. Daha önce mümin olmayan bir kimsenin, hayattan ümidini
kestiği son nefesinde uğrayacağı azabı farkedip “iman ettim” demesi halinde,
onun bu imanı geçerli olmaz. Bir âyette "Artık o çetin azabımızı gördükleri
zaman ‘Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’
derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir.
Allah'ın kulları hakkında süregelen kanunu budur. İşte kâfirler
burada hüsrana uğramışlardır" (el-Mü'min 40/84-85) buyurulmuştur.
2. Mümin, iman esaslarından birini inkâr anlamına gelen tutum ve
davranışlardan kaçınmalıdır. Meselâ Allah Teâlâ'yı ve bütün peygamberleri
tasdik edip de Hz. Muhammed'in sallallahüaleyhivessellem peygamberliğine inanmayan yahut farz
veya haram olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü, meselâ namazın farz,
şarap içmenin haram olduğunu kendi hür iradesiyle inkâr eden, yahut alaya
alan, puta, haça vb. şeylere tapan bir kimseye mümin denilemez.
3. Mümin Allah'ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Korku
ile ümit arasında bulunmalıdır. Müminin "Nasıl olsa imanım var, o halde 
AKAİD 75
muhakkak cennete giderim" düşüncesiyle kendinden emin olması veya "Çok
günah işledim, ben muhakkak cehennemliğim" diye Allah'ın rahmetinden
ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir. Bu konuda Kur'an'da
şöyle buyurulur: "Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit
kesmez" (Yûsuf 12/87), "Fakat büyük zararı göze alanlar topluluğundan
başkası Allah'ın azabından (azabının olmayacağından) emin olmaz" (elA‘râf
7/99).
G) İMAN-İSLÂM İLİŞKİSİ
İslâm sözlükte, "itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim
olmak, esenlikte kılmak" anlamlarına gelir. Terim olarak, “yüce Allah'a itaat
etmek, Hz. Peygamber'in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile
tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları
ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de iman ile İslâm, bazan aynı bazan farklı anlamda kullanılmıştır.
İman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslâm kelimesi,
İslâm'ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslâm'ı
bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek mânasına gelir. İslâm çok
geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya
kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya
da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslâm'ın üç şeklinden biri
olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu âyette iman ile İslâm
aynı anlamda kullanılmaktadır: "...Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara
duyurabilirsin" (en-Neml 27/81). Eğer iman ile İslâm aynı anlamda
kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir.
İman ile İslâm'ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her
mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü
bu anlamda İslâm, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların
teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslâm daha
genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Meselâ münafık,
diliyle müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi
verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada
müslümanmış gibi gözükebilir. Şu âyet-i kerîmede iman ile İslâm ayrı kavramlar
olarak geçmektedir: "Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz,
ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi..." (elHucurât
49/14). 
76 İLMİHAL
H) BÜYÜK GÜNAH KAVRAMI
Arapça'da kebîre (çoğulu kebâir) kelimesi ile ifade edilen büyük günah,
bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir nas (âyet ve hadis) bulunan,
işleyenin dünyada veya âhirette cezalandırılmasına sebep olan büyük
suçlar ve davranışlara denir.
Büyük günahların en büyüğü Allah'a şirk koşmak ve O'nu inkâr etmektir
(küfür). Büyük günahların neler olduğu konusunda hadislerde çeşitli bilgiler
vardır. Peygamberimiz bir hadisinde, "Size büyük günahların en bü-
yüklerinden haber vereyim mi? Onlar: Allah'a ortak tanımak, ana babaya
itaatsizlik ve yalancı şahitliktir" (Buhârî, “Edeb”, 6; Müslim, “Îmân”, 38;
Tirmizî, “Tefsîr”, 5) buyurmuş, bir başka hadislerinde "Mahveden yedi gü-
nahtan sakınınız. Onlar: Allah'a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere
adam öldürmek, yetim malı yemek, ribâ (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve
iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır" (Buhârî, “Vesâyâ”, 23;
Müslim, “Îmân”, 38; Ebû Dâvûd, “Vesâyâ”, 10) diyerek, büyük günahların
yedi tanesini zikretmiştir. Bir başka hadiste büyük günahların sayısı dokuz
olarak belirtilmiş, ana babaya itaatsizlik ve Mescid-i Harâm'da yapılması
yasak bir fiili işlemek de bunlara eklenmiştir (Ebû Dâvûd, “Vesâyâ”, 10).
Kalbinde inancı olduğu halde inancını diliyle söyleyen, fakat çeşitli sebeplerle
ameli terkeden, dolayısıyla şirk ve küfür dışındaki büyük günahlardan
birini işleyen (fâsık ve fâcir) kimse, işlediği günahı helâl saymıyorsa
mümindir, kâfir değildir. Fakat büyük günah işlediği için ceza görecektir.
Ancak bu kimse için tövbe kapısı açıktır. Yüce Allah böyle bir kimseyi
âhirette dilerse affeder, şefaat olunmasına izin verir, dilerse günahı ölçü-
sünde cezalandırır. Neticede ise, kalbinde inancı bulunduğu için cennete
girdirir.
Sahâbîlerden Ebû Zer el-Gıfârî'nin anlattığına göre, Hz. Peygamber: "Allah'tan
başka hiçbir ilah yoktur deyip de bu inancı üzere ölen kimse cennete
girer" buyurmuş, Ebû Zer, "O kişi zina yapsa, çalsa da mı?" diye sormuş,
"Evet, zina yapmış, hırsızlık etmiş de olsa cennete girer" cevabını vermiştir.
Ebû Zer soruyu üç kez tekrar edip aynı karşılığı alınca, dördüncü
sorusunda Allah elçisi, "Ebû Zer bu durumdan hoşlanmasa bile o kimse
cennete girer" buyurmuştur (Buhârî, “Tevhîd”, 33; “Rikak”, 16; Müslim,
“Îmân”, 40; Tirmizî, “Îmân”, 18). 
AKAİD 77 


Ömer Özkul İlahiler
Hadis
Esma-ül Hüsna
ALLAH CC
Giriş Yap, Yorum yazmak ister misiniz?
Имя:*
E-Mail: